Canouan’dan Uzaya Yolculuk

Pazartesi akşamı.

St. Vincent’tayız. Yani artık yuvaya dönüş yolundayız. Kurtarma uçağı Çarşamba günü gelecek. ( diye ümid ediyoruz )
Feribot yolculuğunda küçük çapta fire vermişiz. İki arkadaşımızın bünyesi üç saat süren sallantıya dayanamamış. Mide bulantısına iyi gelecek bir şeyimiz olmadığından, yanımızdaki dezenfektanları koklatarak idare ediyoruz. Buna da şükür, sağ salim otelimize geliyoruz.

Otelimiz temiz, güzel. Türkiye’nin 1980’lerini andırıyor. Karayip usulü. Daha resepsiyonun girişindeki süslerden kendini ele veriyor. Karayipliler canlı renkleri çok sevdiğinden, bildiğimiz mavi plastik büyük damacanayı sarıya boyayıp, küçücük bir masanın üzerine koymuşlar. Damacananın boynuna da ipler asmışlar. Masada damacanaya eşlik eden bir kaç çiçek ve ıvır zıvır var. Resepsiyonda ise; upuzun, rengarenk, çiçekli böcekli takma tırnaklı, cart pembe gözlüklü ve lüle lüle takma saçlı, güler yüzlü yerli bir kadın bizi karşılıyor.

Otel virüsten dolayı kapalı değil, fakat sadece biz kalıyoruz. Deniz kenarında, iki katlı. Alt kattayız, çimen alandaki çocuk havuzuna benzer havuza açılan balkonlarımız var. Canouan usulü yan yana, komşu komşu yerleşiyoruz odalarımıza. Dönüş yolunun ilk ayağını tamamlamış olmanın verdiği tatlı yorgunluk ile akşam yemeğimizi yiyip, hemen uyuyorum.

Salı günü.

Erkenden merkeze iniyorum. Daha önce başkent adasının her yerini gezdiğim için, liman tarafına gidiyorum. Kingstown bölgesi tam bir liman şehri kargaşasında. Bu bölge birbirine paralel iki caddeden ve ara sokaklardan oluşuyor. Kalabalık hissi tanıdık. Sonuna kadar müziği açmış hınca hınç dolu minibüsler, renkli maskeleriyle sokakları şenlendiren insanlar, gemi ticareti sayesinde yurtdışından gelen ürünlerle dolup taşan, adım başı “ne ararsan var” dükkanları ve pazar tezgahları arasında bir kaç saat dolaşıyorum. KFC dışında hiç bir restoran ya da cafe gibi oturacak bir yer olmadığından öğlen yemeği için otele dönüyorum.

Bequia adasında tanıştığım arkadaşım Neica, virüs nedeniyle otel işinde bir süredir çalışamadığı için başkentteymiş. Sürpriz yapıp bana hoşçakal demeye otele geliyor. Bir iki saat birlikte güzel vakit geçiriyoruz. Ülkeme dönmeden ne harika bir hediye..

Ve beklenen gün geliyor.

Çarşamba.

Sabah Trinidad’daki konsolosluğumuzdan gelen mesaj üzerine belirlenen saatten bir saat önce havaalanına gitmek için yola çıkıyoruz. Buradaki insanlarda mesafe ya da zaman kavramı pek yok. Birisi sana 3 dakikalık yürüme mesafesi diyorsa, yol 20 dakika sürebiliyor. Yemek siparişi verip, bir buçuk ya da 2 saat bekleyebiliyorsun. “Birazdan” dediklerinde, ertesi gün ya da senin tekrar tekrar hatırlattığın bir başka gün olabiliyor o “birazdan”. O yüzden otelimizin havaalanına ne kadar uzaklıkta olduğunu kestiremiyoruz. Neica’ya soruyorum. “Ne çok yakın, ne çok uzak” diyor. Otele soruyoruz, “fazla uzak değil” diyorlar. Ada küçük olduğundan 10.30da havaalanında olmak için tahmini 10.00 da otelden ayrılıyoruz.

St. Vincent internasyonel havaalanı yeni yapılan bir havaalanı. Öyle yeni alan deyince aklınıza bizdeki gibi eskisine göre daha şaşalı ve kocaman bir alan gelmesin. Sadece “internasyonel” olduğu için alanın pisti eskisine göre daha uzun. Bodrum Milas havaalanından bile çok daha küçük burası. Adalar arası lokal uçaklar gelip gidiyor. Daha önce hiç büyük bir uçak inmemiş, ya da uzak mesafe için kalkmamış. Ve tabii ki virüs nedeniyle kapalı. Elimizi kolumuzu sallaya sallaya içeriye giriyoruz. Kapalı olan cafe ve üç beş kontuar bu salonda. Bir kaç görevli bizi karşılıyor ve işlemler için bavullarımızı alıyor.
Tam o sırada mesaj trafiğimiz başlıyor. Civar adalardaki Türkler, Trinidad Türk konsolosluğu, Acun Medya, Flight Radar çemberi içindeki ilk WhatsApp haberini alıyoruz.

Planlanan; THY’nin tahliye uçağının, Dominik Cumhuriyetinden 11.30da kalkıp 1.5 saatlik bir uçuş ile St. Vincent’a gelmesi ve yakıt alıp, bizi alıp 14.30 gibi İstanbul’a uçması. Bahamalar’da olan Türkler de sabah erkenden Dominiğe uçup, bu uçağa yetişecekler. Aslında THY’nin böyle bir uçuşu yok. Acun Medya ve Dışişlerimiz sayesinde bu rota oluşuyor. St. Vincent’a THY normalde uçmuyor. Türkiye için Barbados havaalanı kullanılıyor.

İlk WhatsApp mesajı geliyor. Bahamalardaki Türkler’e Dominik giriş izni vermediği için uçamıyorlar !
Bu imkansız ! Çünkü önceden izinleri alındı. Aynı bizim en son Trinidad’a uçuş maceramız gibi..
Detayını henüz bilmiyoruz fakat 3 saat rötarlı kalkış haberini alıyoruz. Dominik’teki uçak Bahamalar’dan gelenleri almadan kalkmayacakmış. Bize de alandan ayrılmayın diyorlar. OK. Beklemeye başlıyoruz. Bu arada bekleyen sadece biz değiliz. Dominik’te olanlar Bahamalardakilerin gelmesini bekliyor. Bahamalar’da olanlar uçuş izni bekliyor, ve biz de tüm yolcuların buraya gelmesini bekliyoruz. Hepimiz rötar yiyiyoruz. Biz tedbir amaçlı 4 saat önceden geldik alana ve çok şükür bizim tarafımızda bir sıkıntı yok. Bu haber ile sadece bekleme süremiz 4 saatten 7 saate çıkıyor. Uçak 17.30 gibi olacak diyor arkadaşlar. O da OK. Ancak alan kapalı olduğu için ne yiyecek var, ne içecek. İyi ki yanıma suyumu almışım. St.Vincent’ta mahsur kalan iki Türk daha varmış, onlar da geliyorlar. Hatta birisi gemide çalışıyormuş. Virüs nedeniyle işi bitmiş, fırtına sezonu da geleceği için, çok uzun süre ne çalışıp, ne de uçabileceği için şu an gidiyor olmaktan çok mutlu. Hatta maddi durumu bu kiralanan tahliye uçağının biletini karşılamaya yetmiyormuş. Acun kendisini arayıp, evine dönebilsin diye bilet masrafını kendisi karşılamış. Müthiş ! Fırtınaya takılıyorum. Hah diyorum içimden, bir de fırtına dönemini yaşasaydık, Tsunami falan.. tam olurdu. Neyse.. Hep birlikte Bahamalar ekibini beklemeye devam ediyoruz. Bahamalardakiler ha kalktı, ha kalkacak, uçtu mu?, indi mi? diye yarım kulak aldığımız haberleri dinlerken, o ara saat kavramı bende gitmiş. Belki de alana geldiğimden beri yoktu, emin değilim. Saat kaçmış, kaç olmuş hiç bakmamışım.

Tek bildiğim; “ Bekliyor muyuz ? “ Evet..” “OK.”

Bir ara öğlen olmuş, acıkmışız. Nasıl oluyorsa dışarıdan take away getirtiyoruz. Plastik tabaklarda kızarmış tavuk ve patates geldiği bende çok net sadece. Bir de sıcak bir içecek için bir ara tüm görevlilerle konuştuğum. Sağolsunlar, kahve yerine ellerindeki KitKat çikolatayı veriyorlar. Gerisi boşlukta asılı kalmış bir bekleyiş.

“6 ayda adalı olmuşuz. 1 sene kalsak kim bilir ne olacağız?” deyip gülüyoruz ara ara. Kimsenin gıkı çıkmıyor. Birimizde en ufak bir tepki ya da söylenme yok. Aramızda beklemeye dair, rötara, ona buna dair hiç bir konuşma yok. Sadece mesajları takip eden arkadaş bilgiyi geçiyor bize, o kadar. Çoğumuz dinlemiyor bile. Bekliyoruz sakin sakin. Bir ara kapalı cafenin masasında kağıt oyunu dönüyor. Ben blogumu yazıyorum. Kimse sandalyelerde uyumuyor. Herkes uyanık. Halimiz “beklemek”. Öylece duruyoruz alanda. Biraz orda, biraz burda. Bitkinlik, yorgunluk, heyecan, saat sayma, zamanı takip etme, İstanbul konuşmaları vb hiç bir şey yok. Bir tek haberleri alıyoruz. An’da bekleyişteyiz. Yuvasına dönmek için her şeye razı, sessiz kuzu yavruları gibiyiz.

“Uçak Dominik’ten kalktı, şu adayı geçti” haberlerinin arasında akşam olmuş bile. 9 saat bekleyişin ardından alana inecek uçağımızı karşılamak için camlara yapışıyoruz. İşte o an heyecan başlıyor. Kıpır kıpırız hepimiz. Resmen uçağın yolunu gözlüyoruz. Büyük olay ! İnanılır gibi değil ! Gerçekten geliyor ! Bir yandan da gözlerimize inanamayacağımız kadar gerçek dışı geliyor her şey. O anları kaydediyorum. İçimdeki sevinci anlatamam. Gözyaşlarımı tutamıyorum. Çığlıklar atsam az kalır. Çünkü sadece uçak değil, aylardır beklediğimiz o an geliyor bir yandan..Kurtarılmayı bekleyen kuzu yavrularının, kurtarıcıyı uzaktan gördüklerindeki heyecan kıpırdanmaları içinde, volta atıyoruz camın önünde. An yaklaşıyor.

Uçaktan ayırmıyoruz gözümüzü. Kapı açılıyor ve uçaktan uzay kıyafeti dediğim pandemi koruyucu beyaz tulumlu birisi iniyor. Bunu hiç beklemiyorduk ! Şaşırıp kalıyoruz ! Sosyal medyadan takip ettiğimiz ve haberlerde gördüklerimiz sanki başka bir dünyaya ait iken, tam da bu an, o dünya bizim virüssüz dünyamızla buluşuyor. O kadar şaşırıyoruz ki, sanki işin boyutunu o an anlar gibiyiz. Canouan’da virüs için kişisel önlemlerimizi yarım yamalak alsak da, içinde bulunmadan, dışarıdan yaşamak başka bir şey. Virüs gerçeği ile ilk defa yüz yüze geliyoruz. Deneyimsiziz. Hiç birimiz inenin hostes olduğunu uçağa binene kadar anlamıyoruz. Sağlık görevlisi sanıyoruz. Beyaz tulumlu, maskeli, siperlikli kişi yer görevlilerine bize dağıtılması için maskeler ve dezenfektan getiriyor. Sosyal mesafe kuralını uygulayıp, bizi tek sıraya alıyorlar. O an sosyal mesafe kuralı ile karşılaşıyoruz. St. Vincent’lı yer görevlisi de deneyimsiz. Beyaz tulumlu kişiden aldığı maskeleri eldivensiz elleriyle avuçlarında tutarak, bir güzel de her yerine dokunarak bize veriyor. Şimdi daha da heyecan basıyor. Yemin ediyorum bu hazırlıkla sanki uzaya gidiyoruz gibi hissediyorum. Adadan bizi kurtarmaya uzaylılar gelmiş, başka dünyaya geçiş yapacağız birazdan..

“Birazdan”..

Yani belki gece yarısı, belki yarın. O “birazdan” öyle bildiğimiz birazdan olamıyor yine. Çünkü hala Karayiplerdeyiz !

Uçağa sosyal mesafe kuralına uygun bir şekilde alınıyoruz. Heyecanla karışık korkumsu birşeyler basıyor içimi. Merhaba Adrenalin. Uçağa binerken kaptanlara coşkuyla el salladığımı sonradan hatırlıyorum. Tüm hostesler beyaz tulumlu, içerisi tıklım tıkış, maskeler, kimilerinde eldivenler…Sosyal mesafe uçakta yok. Olsun. Uçak bile o kadar teknolojik geliyor ki.. Işıklar, sesler, insanlar, her şey çok fazla. Birazdan uçmayacağız, bu devasal aletin içinde, kıyafetlerimiz hazır, ışınlanacağız sanki. Evet galiba uzaya gitmeye hazırız…Yok yok, sadece yuvaya dönüyor olamayız bu halde.. Sosyal medyada “2020’de uzaya gidecektik, evlerde kaldık” diye çok geyik dönmüştü. Oysa bizi hesaba katmamışlar. Belki dünya haritasında bile görünmeyen bir yerde olduğumuzdandır. Bizi kesin hesaba katmamışlar. Hem de bu an için iki aydır yapılan tüm hummalı çalışmalar tamamlanmışken. Sizi bilmem ama biz bugün gidiyoruz Uzaya.. Adalarda mahsur kalan Türkler’in uzay yolculuğu… :)))

Yavaş ve temkinli adımlarla, hiç bir yere değmemeye çalışarak yürüyorum uçakta koltuğuma doğru. Herkes yerini alabilmiş saatler sonunda. Acun’un dediği gibi, sanki dolmuş misali. Uzaya ilk gidecek dolmuşta yerimizi alıyoruz. İlk sıralarda Survivor ekibi. Ardından Dominik’te Exatlon’da yarışan Macar ve Romen yarışmacılar, orta bölümde Bahamalar’dan gelenler var. Ve en arkaya biz Canouanzedeler yerleşiyoruz. Geçerken yolcuların gözlerine bakıyorum. Herkes bizim gibi. Gözlerdeki sabrı, bekleyişi, şaşkınlığı görebiliyorum. Sırf biz bu adadan alınacağız diye 230a yakın kişi, saatlerce bekleyerek geldi bu yolu, yine de sakinlik hakim. Çünkü yalnızca bizi beklemiyorlar. Çünkü bu bekleyiş, herkes için yuvaya dönme bekleyişi.

Ta ra ra rammmmm…

Uçağımız kalkmıyor ! Kalkamıyor ! Evet kalkamıyor…

Bir saat… İki saat…Üç saat… Bekliyoruz uçağın içinde.

St. Vincent’a ilk defa iniş yapan zavallım kokpit ekibi anons üzerine anons yapıyor. Kim bilir onlar tüm bu yolcuları toplayıp da uçmak için ne kadardır bekliyorlar ?! Evet uçamıyoruz henüz. Nedeni ise trajikomik.

St. Vincent internasyonel havaalanına ilk defa Airbus 330 gibi büyük bir uçak iniyor ! ( Bu arada Airbus 330 en büyük uçaklardan değil, çok daha büyükleri var ) Bu uçak 250 kişilik. Ve bu -büyük!- uçağın 11 saatlik uçuş için yakıt alması gerekiyor. Fakat havaalanında bu büyüklükteki bir uçak için yakıt tankeri yok. Hazırlıklı değilller. Bizim Karayipli yakıt tankeri küçük. Rın Rın Rın alanın taaa dışına gidiyor… Yakıtı alıyor…Rın Rın Rın gelip dolduruyor… Yetmiyor… Rın Rın Rın Geri gidiyor…Tekrar yakıt alıyor… Rın Rın Rın tekrar geliyor… Dolduruyor… Yetmiyor… Yine gidiyor… Git gel.. Git gel…

Uçağımıza yakıt dolması için 5 tur yapması gerekiyor. Biz Canouanzedeler durum komedisinde senaryolar yazıp gülüyoruz. Çünkü tankerin gidip gelmesinin yanısıra, gözümüzde canlanan %100 gamsız tanker şöförünün haleti ruhiyesini çok iyi tahmin edebiliyoruz. “Relax man !” “Take it easy man !” “All good man” kafasıyla bu uçak 3 saatte dolmaz !

Her turda yakıt anonsunu ve kaptanın özür anonsunu duyuyoruz. “ 2. tur yakıt dolumu başladı. 2. tur yakıt dolumu bitti…” 4. turda kaptan bezmiş bir anons ile, yarım saat sonra kalkacağız inşallah diyor, kahkaha ile gülüyoruz. Bir tek biz mi inanmıyoruz Karayiplerdeki yarım saatin, hiç bir zaman bildiğimiz yarım saat olmadığına?! Nitekim sonuçta 5 tur ediyor mu sana 5 -5 buçuk saat..:) Daha 11 saat yol gideceğiz. Yine de OK.

Bu süre zarfında uçakta maskesiz dolaşanlar, tulumlarla kan ter içinde saatlerdir bize yardımcı olmaya çalışan hosteslerin ikazlarına rağmen, tek kulaktan sarkmış maskelerle arka tarafa geldikçe, istemsiz nefesimi tutuyorum. Hani uçak durmadan kalkmayın ikazını dinlemeyip, baş üstü dolaplarını açanlar gibi, bu sefer “maskenizi takıp gelin” denildiği halde bir süre sonra tekrar maskesiz gelenler fazlalaşıyor. Normal uçuş olmadığı için yemek ve sıcak içecek servisi yok, kumanya paketinde verilen su şişeni götürüyorsun, su dolduruyor hostesler. Bu su turlarında bir süre sonra maske kullanımı komediye dönüşüyor. Biri başlıyor koridordan arkaya doğru maskesiz yürümeye. Belki de gerine gerine bütün uçağa virüs saça saça. Hostes alanına geldiğinde boynundaki maskeyi takar gibi yapıyor. Şişesini doldurtup, maskesiz geri gidiyor. Macarlarda neredeyse hiç maske yok, fakat göz bantlarını alınlarına takmışlar. Ada grupları kendi aralarındaki koltuklarda maske takmıyor, farklı bölgeden gelenlerin arasına gelince takıveriyorlar yalandan. Ardından gruplar kaynaştıkça, seninle biraz sohbet edip, tanışınca, içsel bir hisle “bunda virüs yoktur” diye sanırım, artık senin yanında da maske kullanmayı bırakanlar artıyor. Aslında gelenler virüssüz bölgeden geldikleri için maskesiz. Bize sorsan bizde de virüs yok. Adalardan gelenler olarak hepimiz geniş bir rahatlıkta, İstanbul’da aylardır virüs ile mücadele eden uçuş ekibi ise full önlem ile maksimum dikkatli. Buna rağmen 5 saat içinde neredeyse bir tek biz maskelerimizi çıkartmıyoruz. Bizim grubun kulak arkası yara oluyor daha uçmadan. Formül kolay; peçete. Şimdi Canouanzedeler Uzay için hazır, herkes maskenin ipiyle kepçeleşmiş kulakları ve kulak arkasından sarkan peçetelerle tam bir Uzaylıya benziyoruz.

5.5 saat uçakta bekleyiş, zaman kavramı kalmamış bir şekilde geçiyor hepimiz için. Kim kime dum duma.. Fakat en önemlisi sıkıntı yok. Herşey OK. Bekleriz. Uzaya kolay gidilmiyor. Yuvama dönmek için gerekirse üzerine günlerce beklerim. Rın Rın Rın Rın…Acıklı bir bekleyiş bir yandan, çünkü kıyamıyorum Karayiplilerin bu durumuna. Onlar için öyle büyük bir şey ki Airbus uçağının yeni piste inmiş olması ve ordan taaa Türkiye diye bir yere uçacak olması.. Tarihi olay. St. Vincent için bir ilk ! Zaten ertesi gün sabah tüm radyolara haber olmuş. İnşallah devamı gelir.

Uçak kalkar kalkmaz uyuyorum. Gözümü açtığımda inişteyiz. Alkışlar eşliğinde tekerlekler yere değdiğinde başlıyor sıra dışı anonslar. Normal değil. Uzayda bir yere indik çünkü. Sağlık görevlileri gelecekmiş. Polisler gelecekmiş vs vs.. Camdan bakıyorum, artık yerdeki herkes beyaz uzay tulumlu. Sıra ile indirilecekmişiz uçaktan. Havaalanına girmek yok. İlk grup uçaktan çıkıp, yerde yan yana dizilmiş bavullarını alıp, otobüslerle karantina yurduna gidene dek diğer gruplar uçakta bekliyor. En son Bahamalar ekibi ve biz olduğumuz için 2 saat kadar da inişte uçak içinde bekliyoruz. Evet 2 saat daha bekliyoruz, OK.

Sıra bize geliyor. Karantina için Çorlu’ya gideceğimizi öğreniyoruz. Pasaportlarımız elimizden alınıyor ve polisler eşliğinde otobüse bindiriliyoruz. . Otobüste tekrar sosyal mesafe kuralı uygulanıyor ve 3 otobüs Çorlu’ya gelmek için yola çıkıyoruz. Otobüs şoförü de 12 saattir bizim gelişimizi bekliyormuş. Önlemler öyle sıkı ki, kendimi virüslü sanıyorum. Şüpheye bile düşüyorum. Alışık olmadığımız için herkes bize dünyadan gelen virüslü muamelesi yapıyor gibi geliyor.

Tam alanın çıkışında hareket edecekken birden otobüs duruyor. Haber geliyor. 10 kişi karantinaya gelmeye direniyormuş, onları beklemek zorundaymışız:))) Bu sefer de 1.5 saat kadar otobüsün içinde direnişçileri bekliyoruz. Tek tek geliyorlar. Bu da OK. Ardından ver elini Çorlu yolu. Bir türlü bitmiyor Yuvaya Dönüş yolculuğu. Bir oyunun içinde sürekli Level atlar gibiyiz. Bir şeyi başarıyoruz, ardından bir süre yeni aşamada asılı kalıp, bir sonraki aşamaya geçmeye çalışırcasına bekliyoruz. Bir labirent sarmalı içinde gibiyim.

Kaç saat oldu? Günlerden ne? Bilmiyorum. Uçak indiğinde en son hostese saat kaç diye sormuştum. Telefonuma baksam saat farkını hesaplayacak halim yok. İçsel saatim 7 saat geride. Bir saat söylüyor, zaten hiç bir anlam ifade etmiyor. Telefonuma dönüşümü bekleyen ailemden ve dostlarımdan mesajlar geliyor, okuduğumu pek anlamıyorum. Evet diğer algılar ve zaman kavramı da çoktan gittiğine göre, Karayip içimde, Canouan çok geride bir yerlerde, burası tanıdığım İstanbul değil, artık Uzay’dayız. Hareketlerim boşluğun içinde çok yavaş. Uzay’dayız ve yolculuk bitmiyor.

Çorlu’daki yurt girişinde yine virüslü muamelesi yapılarak – sosyal mesafelerle – beyaz tulumlular tarafından bir saat içinde odalarımıza yerleştiriliyoruz. Otobüslerle giriş yaparken fotoğraflarımız çekiliyor. “İşte virüslüleri bulduk. Hepsini yurda getirdik” der gibi:))) İzliyorum. Beyaz tulumlular cana yakın ve misafirperverler fakat çok hızlı hareket ediyorlar. Bir telaş, bir telaş. Ateşler ölçülüyor, formlar, talimatlar of of of.. Unuttuğumuz bir ritm. Akşam yemeklerimiz müthiş bir hızda dağıtılıyor. Koşar adımlarla yürüyor beyaz tulumlular, savaşa gider gibi. Bir terslik var herhalde diye tedirgin oluyorum. Sonradan anlıyorum. Bir terslik yok. Onlar çoktan Uzay çağında. Ben Canouan’daki kaplumbağa yavaşlığında, “her şey OK, rahat ol Bro, kendi zamanında yap” kafasındayım.

Yolculuğa çıktığımdan beri sadece talimat alır bir haldeyim. Uzay kurallarında söyleneni yapıyorum, o kadar. İçimde “evde” olma hissi yok. Hissizliğin boşluğundayım. Hoşgeldin mesajlarını alıyorum. Fakat nereye hoş geldim bilmiyorum. Vatana döndüm mü henüz anlayamıyorum. Uzay boşluğundayım. Bu sonsuz boşlukta asılı kalmak belki de uzun bir süredir “beklemek” olarak tezahür ediyor dünyamda. Henüz bilmiyorum.

( Buraya yurttan bir video veya foto yüklemeye çalıştım, internet bağlantımızdan olmuyor ne yazık ki )

Yuvaya dönüş yolculuğu bitmiyor. Yolcu olduğu sürece yol belirir ya..Gerçek Yuvaya dönüş yaşadığımız sürece devam eder ya.. İşte öyle, bitmiyor. Ama bu yolculuk bitecek. Gün gelecek bitecek ve evimde, sevdiklerimle olacağım. Yolun değiştirdiği yolcu olarak. Bekliyorum sadece. Herşey OK. Şimdi karantina odasında bekleyeceğim 14 gün. Zaman kavramından Uzay’ın derinliklerine doğru iyice uzaklaşarak, 14 gün kavramını da yitirerek. Sadece var olarak. Ben Beklerim. OK. Bekleyeceğim. Siz de beni bekleyin.

Şimdi Uzay boşluğundayım..”Birazdan” geleceğim..:)

Elbet bir gün evime gideceğim..

4 thoughts on “Canouan’dan Uzaya Yolculuk

  1. Anıl Işın

    Biz evde seni bekliyoruz Özge’ciğim.
    Çok uzuuun bir bekleyiş sabır süresi de böylece bitti.
    Artık eve 2 saatlik mesafedesin.
    Öpüyorum.

    1. Nilgün

      Günler süren maceradan saatler süren maceraya 🙂 Çorlu’da karantinadasın ama yine de geldin. İnanılmaz bir serüven yaşadın ve bizlere de yaşattın. Evine hoşgeldin ?

  2. Meryem Emmy

    Ohhhhh…..son bariyeri aşmak için 14 gün kaldi…hatta bir günü geçti bile….allah kolaylık versin…..Bodrumda evin yatagın……hepsine kavuşacaksın……sevgiler….

  3. Nilgün

    Özgeciğim evine hoşgeldin, o koskoca uçak düşün ki “senin” için geldi, o uçak “seni” ordan aldı evine getirdi. Evindesin yurdundasın, daha ötesi var mı, bence yok ?

Comments are closed.