
Yazılarımı takip ediyorsanız, kaplumbağa Toby için yeşil ışığın ne anlama geldiğini biliyorsunuzdur. Bugün size kendi yeşil ışığımdan bahsetmek istiyorum.
Karayiplerde gün batımları pek şahane oluyor. Gökyüzü önce sapsarı, ardından tamamen turuncuya bürünüyor. Hele tam o saatlerde okyanusun üzerinde bir adadan diğerine yol alıyorsanız, uçsuz bucaksız denize batan koskocaman güneşi seyretmenin tadından geçilmiyor.
Bizim kaldığımız yerden gün doğumlarına şahit olunuyor. Gün batımlarını ancak akşamüstü saatlerinde köye yürüyorsam ya da adanın diğer ucundaki Marina bölgesine gittiysem yakalayabiliyorum. Karayiplerde gün batımlarına turistler hayran kaldığından, tüm büyük adalarda katamaranlarla gün batımı turları yapılıyor.
Karayipler ve gün batımları öylesine bütünleşmiş ki, yerel içkileri olan rumlarının en popüler olanının adı da “ Sunset ”. Sunset oldukça kuvvetli. %90 alkol içeriyor. Pek alkol içeriyor denmez ya… Ülkeden dışarıya çıkartamıyorsunuz, uçakta taşımak da yasak. Geldiğimizde Sunset’i bünyemizin kaldıramayacağına dair uyarmışlardı bizi. Meraklı Melahat ben, bir kaç ay geçtikten sonra deneyeyim dedim. Üç beş damla Sunset’i portakal suyuna karıştırıp, dudağımın ucuyla, kedi gibi tadına baktım. Ve tövbe ettim ! Kadın erkek farketmeden, tüm yerlilerin Sunset’i küçük şişelere doldurtup, nasıl sek içip de ayakta sapasağlam kalabildiklerini anlamış değilim.
Sunset yerellere kalsın, doğada gün batımları bana yeter.

Mart başında iznimi kullanıp, St. Vincent adasına minik bir tatile çıktım. Arabalı feribotlarla bizim adadan başkent adasına üç saat sürüyor yoculuk. Tabii arabalı feribotlarda pek araba yok. İnsanları ve kargoları taşıyor feribotlar. Müziksiz, danssız ve otsuz yaşayamayan Karayiplliler için adalar arası parti feribotları var. Arabalı feribotun uç kısmına kurulmuş DJ masası ve bir de içki masası sayesinde yolculuk boyunca herkes dans halinde, okyanusun büyük dalgalarıyla eğlenerek başa çıkıyor. Geminin yan kapısından içeriye giren büyük dalgalarda sağdan sola savrulmak, Karayip korsanları için hiç korkutucu değil. Sabahın sekizinde yola çıkan bu feribotlara biner binmez Sunset’ler açılmaya başlıyor. Müziğin sesi o kadar yüksek ki, iskeleye doğru yürümeye başladığınızda nerdeyse tüm köye devasal hoparlörlerden yapılan canlı yayın sayesinde kıpır kıpır olmaya başlıyorsunuz bile. Tatile giderken bu parti feribotlarından bir tanesinin başkente dönüşüne denk gelmişim. Saat 17.00’de kalkıyor. Normalde olduğu kadar kalabalık olmasa da; içkilerin tüketildiği, dansların edildiği belli. Yerlerde, kargoların üzerinde sızanlar, bir köşeye oturmuş uzaklara dalıp gidenler, ufak ufak sallanmaya devam edenler arasında, feribotun arkasında kendime ayakta durabileceğim bir yer buluyorum. Ve kalan sağlarla yola çıkıyorum. Yine bir arabalı feribotta tek beyaz benim. Genelde turistlere çok alışık olduklarından rahatsız edici hiç bir durum yok. Yolculuk akşamüstü.
Feribot yol alırken; sıkı sıkı tutunup, bir, bir buçuk saat boyunca etrafımdaki insanları gözlemliyorum. Ara ara yüzümü denize doğru dönüp, okyanusu seyre dalıyorum. Gün batımı saatlerinde yanıma bir yerli yaklaşıyor. Samimiler. Elinde Sunset şişesi var. Aynı cümleleri ve soruları belli aralıklarla tekrarlıyor. Çok yavaş konuşuyor. Ona rağmen, bazen de yerli ingilizcesini hiç anlamadığım için ben tekrarlatıyorum. Bütün gün partilemiş, her halinden belli.
“Yeşil Işığı mı bekliyorsun?” diyor. Gülümsemekle yetiniyorum. Ne demek istediğini pek anlamadım. Bir daha soruyor. Uzun bir hikaye dinlemeye hazırlanıp, “Yeşil ışık dediğin ne? diye açılışı yapıyorum.
…”Güneş tam battığında yayılan fosforlu yeşil ışık. Aynı havai fişek gibi. Ya da yanıp sönen el feneri gibi. Bir iki saniye sürer. Gözünü hiç ayırmazsan ve yeteri kadar dikkatli bakarsan görebilirsin. Bir kez görebilirsen, artık gözün alışır ve çoğu güneş batışında yakalayabilirsin. Karayip kaptanları yeşil ışığı görmeye alışıktır. Ben hayatımda sadece 7 kez denk geldim. O yeşil ışığı görebildiğimiz için kutsandık ve çok şanslıyız. Öyle değil mi? ”…
Gerçekte bu kadar kısa sürmüyor yeşil ışığın hikayesi. Yol arkadaşım, o anı tekrar tekrar yaşarcasına, heyecanla uzun uzun anlatıyor.
Cahilliğime verin; bu yaşıma geldim, güneş batarken daha önce hiç yeşil ışık falan görmedim. Neden bahsettiğini bilmiyorum. Yine de yeşil ışığın varlığına inanıyorum.
“we are blessed” cümlesindeki bless kelimesini en iyi “kutsanmış” olarak çevirebiliyorum. Yerlilerin en çok kullandığı kelime. Birbirlerinden ayrılırken de;
– “ bless bro ” – “ bless, bless ” – “ respect ” diye vedalaşıyorlar
Doğanın hediyeleri ile her an kutsanmış olduğumuzda hem fikiriz. Bunu her fırsatta dile getirip, şükretmenin din ile bir ilgisinin olmadığında, insan olduğumuz için “bro” yani hepimiz kardeş ve bir olduğumuzda da hem fikiriz. Fakat yeşil ışıktan hiç emin değilim. Sohbetimiz devam ederken, bir yandan da gözümüz batmaya yaklaşan güneşte, yeşil ışığı bekliyoruz. Güneş iyice kızarıyor. Batmak üzere. Ufuk çizgisinde yok olmaya başlıyor. Bizimki yanımda birden heyecanlanıyor. “ Bekle bak, şimdi gelecek yeşil ışık. Sakın gözünü ayırma. Batar batmaz çaat diye yeşil ışık çakacak”. Pür dikkat izliyorum. Gözümü iyice odaklıyorum. “İşteee! İşteee!” Gördün mü yeşil ışık! Şükürler olsun” diye bağırıyor. Ve kendini müziğe vererek dans etmeye başlıyor. Kutsandığı için, kendi kutlamasını yapıyor adeta. “Hımmm.. Yok…Göremedim….Çaktı mı gerçekten?” “ Yine de şükürler olsun”. diyorum. Aynı gökyüzünün altında, farklı bir gerçeklik içindeyiz. Yeşil ışığı gördüğü için mutlu, okyanusun keyfini çıkartmamı söyleyip, biraz sonra ayrılıyor yanımdan. “Hoşçakal bro, teşekkür ederim, yeşil ışığı takip edicem, bless bro”. ” Respect”. Ve “ Hoşçakal Güneş, yarın görüşmek üzere..”
….
Canouan’a döndükten sonra, güneşin batışına her denk geldiğimde, yeşil ışığı bekler oldum. Aylar geçti, hiç göremedim. Buradaki yerellere sordum, onlar da güneşin gerçekten yeşil ışık çaktığını teyid ettiler. Yine de göremedim.
Taa ki geçen güne kadar..
Güneş batmak üzereydi. Otelin minibüsünü beklemektense, 20dklık yürüyüşle köye inmeye karar verdik. Yeşil ışığı görmeye çalıştığımı yerel arkadaşlarım biliyor. O gün de, yeşil ışığı yakalamaya çalışacaktım. O an yaklaşıyordu. Hepimiz durduk ve yüzümüzü güneşe çevirdik. Yeşil ışık olmasa da, gün batımlarında her ne yapıyorsam, durup seyrederim. Ve birden Çaaat ! Yeşil ışık ! Evet ! Evet ! Evet ! Gördüm ! Bu sefer yeşil ışığı gördüm ! Muhteşem ! Ne kadar değerli bir an ! Sanki güneş gitmeden, son bir kez göz kırpıp gidiyor !
Yeşil ışık anını günlerce, haftalarca, aylarca beklemeye değer. Feribottaki mesajcımı geçirdim içimden. Kim bilir neredeydi. Bugün onunla aynı gökyüzü altında, bu sefer farklı değil, aynı gerçekliği yaşıyorduk. Selam yolladım içimden. Yavaştan Türkiye’ye, eve dönüş yoluna girmişken, Karayiplerin hediyesiydi bana bu an. Bir daha görür müyüm bilmiyorum, önemli de değil. Fakat her gün batımında yeşil ışığa bakacağım. Yeşil ışık artık bir his olarak benimle.
Olan hep kendi zamanında oluyor. Bizim zamanımızdan bağımsız olduğu kadar, zamanlamamıza da bağlı olarak. Biz sadece hayatın muazzam senkronizasyonuna şahit oluyoruz. Neden mi anlatıyorum bu hikayeyi ? Çünkü yeter ki hayatlarımızda o bir an’lık dediğimiz “yeşil ışık” anlarımız bol olsun. Hayatın bize göz kırpıp, “seni görüyorum” dediği, bizlerin de hayatın değerli mesajlarını ve ışığı yakalayıp, yaşam ile şükürle bağ kurduğumuz an’larımız bol olsun. Çünkü hepimiz zaten kutsanmış değil miyiz?!…Kutsanmışlığımızı an’lar aracılığı ile kutlamaktan başka ne yapacağız ki bu dünyada?
Yeşil Işık anını iyi ki videoya çekmişiz. Sizlere de iyi seyirler..