Canouan günleri – Toby

Karayipler denizi ve Atlantik okyanusunu kuzeyden güneye bir yay gibi boylamasına ayıran, sıra sıra dizilmiş, küçük ıssız adalardan oluşan Karayiplerin Granidinler bölgesindeyiz.
Atlantik okyanusundan yukarıya doğru esen rüzgarlara bir bariyer oluşturan bu Granidin – resif adalarına Windward adaları da diyorlar. Rüzgar yönü, Amerika’ya giden ticari gemilere hızlı bir rota oluşturduğu için yüzyıllardan beri oldukça önemli bir bölge.

Granidinlerin ıssız ve küçük adalarından biri olan Canouan ( KAH- NUU- AN) adasının orijinal ismi Cannoun. ( KAH – NUN ). Aravakça kaplumbağa demek.

Aravaklar, Kristof Kolomb’un karşılaştığı Güney Amerika ve Karayipler yerlileri. Muz tarımı yapan Aravaklar, Karayip adalarına içlerini oyarak yaptıkları kanolarla geldiklerinde; yanlarına bitki, hayvan ve balıkçılık malzemeleri getirmişler. Balina avcılığı ve gemi yapımı, muz ve hindistan cevizi tarımı kültürlerini oluşturuyor. 1.500 sene kadar Karib denilen diğer siyahi yerli topluluk olan ada yerlileriyle ile barış içinde yaşamışlar. Sert savaşçı olan Karibler, Aravaklara saldırmış, onları yenmiş ve Aravak kadınlarını kendilerine almışlar.

Kristof Kolomb, Granidinlerin başkenti St. Vincent adasına gözünü diktikten 200 sene sonra, Avrupalılar gelip, kalıcı olarak Granidin adalarına yerleşmişler ve ada yerlilerini kendilerine köle yapmışlar. Aravak kadınlarını bu sefer Avrupalılar kendilerine almışlar. Ingiltere, Ispanya, Fransa ve Hollanda’nın gözdesi olmuş Karayip adaları. Savaşçı Karibler özgürlükleri için, bu sefer de kölelikten kurtulmak için Avrupalılarla savaşmışlar. Barbados adasına Afrikadan gemilerle getirilen ve St. Vincent açıklarındaki gemi enkazlarından kurtulabilen kölelerle birleşmişler. Ve 1979’da nihayet bağımsızlıklarını ilan etmişler. Özetle Karayipliler, Aravak, Karib ve kölelikten özgürleşen Afrikalılar’ın karışımı siyahi insan topluluğu.”

Benim adım Toby. Kırmızı ayaklılar soyundan gelen bir kaplumbağayım. Yukarıdaki hikayeyi bana Canouan’ın en yüksek volkanik tepesi olan Royal Dağında yaşayan bilge Joseph anlattı. Joseph de benim gibi kırmızı ayaklılar soyundan. 120 yaşında ve kendisini artık sonsuz dinlenmeye hazırladığı için, yüksek çam ağaçlarının gölgesinde, dağda tek başına yaşıyor. Günlerini hareketsiz bir şekilde yatarak geçiyor. Hayatı boyunca uzun saatler durmayı pratik etmiş. 70lı yaşlarda 30 gün hiç kıpırdamadan oturabilmeye başlamış. Kaplumbağa meditasyonunda. Buranın tüm yerlileri gibi bitkilerden şifa buluyor.

Royal’e tırmanış yolu çam ağaçları sayesinde oldukça serin. Yokuş yukarı patika ise iguanalar, kahverengi yılanlar, bizim gibi kaplumbağalar ve karada yaşayan kırmızı asker yengeçler ile oldukça kalabalık. Bazı sabahlar erkenden insan denilen siyah ve beyaz iki bacaklılar da geliyor dağa tırmanmaya. Royal’in tepesine tırmanabildiğinizde, yeşil Canouan’ı ve uçsuz bucaksız Atlantik Okyanus’unu ve Karayip denizini görebiliyorsunuz. Dünya’nın en uzun ikinci resifini ve kayalara çarpan dalgaları, beyaz kumsalları ve turkuaz sahilleri seyredebiliyorsunuz. Gözünüz yeteri kadar keskin ise, etrafınızda 360 derece dönerek güney ve kuzey adalarının silüetlerini görebiliyorsunuz.
Kaplumbağa adasının yerlileri, bilge Joseph öldüğünde bedenini yani evini, gelenek olarak Royal’in en tepe noktasına gömecekler.

Karayiplerin tarihi hikayesini Joseph’e bir kaç kez anlattırdım. Hafızamda kalabilmesi için, her seferinde günler süren yolculuklar yaptım Joseph’e ulaşabilmek için. Neden size anlattım hikayeyi? Çünkü bu adanın asıl sahiplerinin kim olduğu merak konusudur. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan ? misali.. Siyah iki bacaklılar mı bizi yanlarında getirdiler buraya? Yoksa, geldiklerinde biz kaplumbağalar ile karşılaşınca mı buraya KAH – NUN dediler? Adanın şekli kaplumbağaya benzediği için, asıl sahiplerinin biz olduğumuzu söyleyen de olur. 55 yaşına geldim, hala bilmiyorum. Adaya her gelen merak eder bu gizemi. Bence adanın asıl sahipleri, hem siyah iki bacaklılar, hem de biziz. O yüzden iki bacaklıların hepsi bizi çok sever, sayar. İstediğimiz gibi, doğal ortamımızda yaşamamıza yüzyıllardır asla engel olmadılar, bundan sonra da olmazlar. Yani inşallah..

Yüzümde bol bulunan kırmızı ve sarı lekelerden ve kamburumun şeklinden erkek olduğumu anlayabilirsiniz. Kendimi bildim bileli, adanın üçte birini kaplayan otel bölgesinde yaşıyorum. Adanın bu kısmını zamanında bir İtalyan iki bacaklı aldı. Bir kısmına özel villalar yaptı, bir kısmını içinde tarihi kilise ve golf sahası bulunan bir mahalle gibi inşa ettiler, diğer kısmına da bir süre sonra otel yapıldı. Otele seneler içinde farklı farklı isimler verildi. Bizim sülale, otele çalışmaya gelen beyaz iki bacaklıların kaldığı lojman bölgesine yerleşmiş. Yıllardır buradan bir yere kıpırdamaya niyetim yok. İki bacaklıların hayatı hareketli, sosyallik oluyor bize de.
Mesafeler birbirine oldukça uzak burada. Daha geniş sülaleye sahip olan kaplumbağalar, uçsuz bucaksız golf sahası bölgesinde yaşıyorlar. Yemyeşil golf sahası adanın büyük bir bölümünü kapsıyor. Ödül aldı bir kaç sene önce. Küçük göller var, bizlerin su kaynağı. Keyifli bir bölge fakat orada yaşamak biraz riskli. Sürekli beyaz renkli göktaşları düşüyor göklerden. Orada yaşan kaplumbağalar, kabuklarına göktaşı çarpmasın diye akşamüstlerine kadar saklanıyorlar yeşilliklerde. Gerçi iki bacaklılar, düşen göktaşlarını hemen yakalayıp, hiç dokunmadan, ellerindeki sopalarla topraktaki deliklere koyarak imha ediyorlar da, yine de işte.. Gelmişiz biz 55 yaşımıza, uzun yaşamak istiyorsak kabuklarımızı, evimizi korumamız gerek.

Eski aile dostlarım otelin diğer girişindeki SPA bölgesinde yaşıyorlar. O bölgede kum sinekleri çok fazladır. Gözle görünmeyecek kadar miniktirler. İki bacaklıların her yerlerini ısırıp, kaşındırıyorlar. Asya’dan gelen iki bacaklıların çalıştıkları bölge burası. Bizim kaplumbağa dostlar, sineklerden bunaldıkları zaman, arada bir kabuklarına masaj yaptırıyorlarmış Asyalı iki bacaklılara.

Benim uzaktan akrabalarım da Royal dağını geçince başlayan villa bölgesindeler. Multi milyarder dedikleri iki bacaklıların evlerinin bahçelerinde, gel keyfim takılıyorlar. Bütün gün tepelerden Canouan’ı seyrediyorlar. Evdeki hizmetçiler sayesinde daha önce hiç yemedikleri meyveler ile besleniyorlar. Eskiden o bölgede Trump’un kumarhanesi bile vardı. Hala binası durur da, artık kapı duvar. Laf aramızda Trump’i buradaki iki bacaklılar hiç sevmez. Kumarhane kapanınca mutlu oldular. Bizim akrabalar da özledikleri sessizliğe kavuştular.

Gençlerimiz genelde sokaktalar. Buggy ( golf arabaları ) yollarında geziyorlar. Öğle saati demeden, sıcağın altında yürüyorlar. Gün boyunca oradan oraya giden arabalar umurlarında değil. Araba tekerlekleri, kulak zarını patlatacak gürültüleriyle diplerinden geçerken, kafalarını bile sokmuyorlar içeri. Gençler işte, onlar seviyorlar gürültüyü. Allahtan iki bacaklılar dikkatli kullanıyorlar bu arabaları da, henüz bir kaplumbağaya çarpan olmadı.

Kısaca biz her yerdeyiz. Bir tek tuzlu okyanus suyunu pek sevmediğimizden ve boğulabileceğimizden deniz kenarlarına gitmiyoruz. Okyanusta yaşayan kaplumbağa ırkı gibi değiliz. Onlar neredeyse iki bacaklı boyutundalar. Beyaz iki bacaklılar, Carettalarla yüzebilmek için nerelerden geliyorlarmış yakın adalara. Karalar bizden sorulur. Karada biz her yerdeyiz. Susuzluğumuzu gökten yağan yağmur ile gideriyoruz. Yukarıdaki seviyor bizi, 5dk lık kısa yağmurlar gönderiyor. Ah o yağmurlar ve ardından etrafa yayılan toprak kokusu, öyle güzel ki. Yağmur ardından hepimiz kendi mahallemizde yürüyüşe çıkıyoruz. Adım başı denebilecek kadar, her yerde görebilirsiniz bizi. Doğa bizim evimiz.

1 saatte ancak 100 metre yürüyebildiğimiz için, birbirimizi görmeye gitmek zahmetli oluyor. Günlük yemeğimizi biraz fazla kaçırdık mı, sindirmek için 5 gün boyunca stretching yapmamız gerekiyor. Ardından uzun bir süre hareketsiz kalarak sistemimizi dengeliyoruz. E zaten günün yarısını hava çok sıcak olduğu için uyuyarak geçiriyoruz. Kim gidecek farklı bölgelerdeki eş dost gezmelerine?.. Ancak Christmas dönemi, bayramdan bayrama ailenin 80 – 85 yaşındaki büyüklerinin ön ayaklarını öpmeye gideriz. Tabii ada içinde herhangi bir seyahat planı yapmadıysak. Kilometrelerce uzaktan koku alabildiğimiz için aslında çok da yüz yüze görüşmemize gerek yok sevdiklerimizle.

Adanın toplamı 7 km. İnanabiliyor musun ? Taaaa 7 km !!! Beyaz iki bacaklılara küçücük geliyor. Onlar çok hızlı. Hem hızlı yürüyorlar, hem yüzebiliyorlar, hem de buraya gök cisimleriyle uçarak geliyorlar. O kadar hızlılar ki, bir yerden bir yere ışınlanmayı çoktan keşfetmişler. Biz kendi aramızda espri yapıyoruz balık ve kuşlara özenen iki bacaklılar diye. Adanın yerlileri, siyah iki bacaklılar ise bize daha çok benziyor. Onların bacakları sopa gibi incecik. Denizde yüzmüyorlar, göklerden bir yere gidip gelmiyorlar. Bizim gibi adada sabitler. Zaten toplasan 1.500 – 1.700dür sayıları. Bizim nüfus onların kaç katı, ooo hooo. Sayı üstünlüğümüz var. O yüzden burada onların da yerleşik olmalarından şikayetçi değiliz. Onlar yürüdüklerinde, bizim ritmimize beyaz bacaklılardan daha yakınlar. Bazen yanımızda öylece dururlar ayakta. Ya da biz bilmem kaçıncı uykumuza geçmiş oluruz, onlar hala otururlar kaldırım kenarlarında. Bizim gibi öyle yavaşlardır ki, bazen yan yana yürüyebildiğimiz bile olur. Tek farkımız, onlar yavaş konuşurak iletişime geçerler, biz kendi aramızda konuşmadan anlaşırız. Beyaz bacaklılar ise, genelde ellerinde telefon sürekli vır vır vır konuşurlar geldikleri gezengen ile.

Adadaki haberleri ve dedikoduları siyah Birdy’lerden alırız. Onlar da bizim gibi adanın asıl sahipleri. Küçük siyah bedenlerine rağmen çok hızlı uçar bu tatlı yüzlü kuşlar. Birdy’ler otelin havuzundan su içer gibi yaparak ya da kahvaltı sofralarından yemek çalma bahanesiyle otelde ne olup bitiyor, kim gelmiş gitmiş hepsini bize anlatırlar. Bizim kendi aramızdaki temel iletişim kanalımızdır Birdy’ler. Adamız oldukça sessizdir. 4 tekerlekliler dışında doğanın sesi hakimdir etrafa. Okyanusun uğultusu gelir uzaklardan. Bir de gün doğumuyla başlayan ve sonu gelmeyen Birdy’lerin sesi. Çok melodik konuşurlar. Hem bu bölge içindeki ailelerimizden haber getirirler bize, hem de köyde yaşayan arkadaşlarımızdan. İki bacaklıların internetleri gibi hiç kesilmez Birdy’lerin sesleri.

4 – 5 ay önce Birdy’ler, Türkiye ve Küba gezegenlerinden adaya gökten yeni beyaz bacaklıların indiğini haber verdiler bana. Toplamda 10 adet iki bacaklı Türk, 10 adet iki bacaklı Kübalı geliyormuş bir süreliğine. Tanımayız, etmeyiz, huylarını bilmeyiz. Genelde beyaz iki bacaklıklar bizi toplu halde görünce çığlık atarlar. Hemen kabuğumuzdan tutup göklere kaldırırlar. Bacaklarımızı oynatarak yeryüzüne inmek istediğimizi anlatmaya çalışsak da, hiç oralı olmaz, hemen fotoğrafımızı çekmek isterler. Türk olanların tepkilerini bilmediğimiz için, hemen hazırlıklara başladık. Lojmanlara taşınacaklarından, yaşadığımız bu bölgede, yeni doğmuş ve çocuk olan kaplumbağaları güvenceye aldık. Dişileri ve savunmasız olanları ağaçların gölgelerine yerleştirdik. Yaşını başını almış, boyları 35 -40 cm’e ulaşmış cesur bizler ise sakince yolların kenarlarında beklemeye başladık iki bacaklıları.

Bir sabah, kafam kabuğumun içinde güne uyanmaya hazırlanıyorum. Taa uzaklardan hızlı hızlı yaklaşan flip – flop, flip – flop seslerini duymaya başladım. Yavaşça uzattım boynumu kabuğumdan dışarı ve başımı hiç kıpırdatmadan gözlerimle taradım etrafı. Zararsız bir dişi iki bacaklı kokusu alıyordum. Flip flop sesleri yaklaştıkça, günün ilk saatlerinin loş ışıkları olmasına rağmen, gözlerim aniden kamaşmaya başladı. Alışmadığım kadar parlak bir ışık yaklaşıyordu bana doğru. Yemyeşil bir ışık. Gözümün alışması için önce kafamı tekrar soktum kabuğuma. Ve ardından yavaş yavaş tekrar çıkarttım. Kocaman bir kaya parçası gibi ağırlığımı yeryüzüne iyice bıraktım. Yerimden kıpırdamıyordum. Böyle yaptığımda dağ gibi güçlü hissederim kendimi. Yeşil ışık tamamen yaklaştı ve netleşmeye başladı önümde. Beyaz iki bacaklı dişinin, ayaklarına giydiği fosforlu yeşil terliklerdi bu yeşil ışık !

Birdy’ler bu beyaz bacaklının yogacı olduğunu söylediler. Bu dişinin eve gelişini her seferinde ayağından bir gün bile çıkartmadığı yeşil flip floplarından tanıdım aylarca.
Evet doğru duydunuz. Yogacıymış. İki bacaklı doğmasına rağmen, hem iki elinin üzerinde durabiliyormuş, hem bir el bir ayak üzerinde, hem de başının üzerinde. Ne gerek varsa ? Yoga yaparak tüm eklemlerini ve uzuvlarını hareket ettiriyorlarmış, kaslarını çalıştırıyorlarmış. Güya kendi iki bacaklı doğalarından öyle bir uzaklaşmışlar ki oldukları sistem içinde, yoga sayesinde tekrar doğalarına geri gelmeye çalışarak yaşıyorlarmış ömürlerini. Şimdi ben kaplumbağa doğamdan nasıl uzaklaşabilirim hiç bilmiyorum. İstesem de yapamam herhalde, şu andaki bilincimle bunu anlayabileceğimi sanmıyorum. Bu yogacılar bazen de bizim gibi hiç kıpırdamadan popolarının üzerine oturup duruyorlarmış. Galiba bilge Joseph gibi kaplumbağa meditasyonu yapıyorlar.
Bize özeniyorlarmış; yavaşlamaya, sakinleşmeye, hatta gerektiği zaman durabilmeye çalışıyorlarmış. Çok iyi olur diyordum ilk günlerde.. Çünkü hızlı hızlı yokuş aşağı, yokuş yukarı yeşil yeşil gidip giden flip flop seslerinden her gün başım dönüyordu. Her seferinde yer sarsılıyor sanıyordum. Elinde pembe sepet taşıyıp çamaşır yıkamaya gittiği günler, benim şanslı günlerimdi. Çünkü o günlerde, taşıdığı ağırlıktan olsa gerek, ritmi epey yavaşlıyordu.

Günler sonra bir gün, dikkatlice baktı bana yeşil terlikli beyaz iki bacaklı. Hop sakladım başımı kabuğuma….. Duruyorum….. Flip flop yaklaşıyor…..Yavaşladı….. Tiz ve garip sesler çıkartarak bana doğru geliyor….. Geldi….. Ne?….. Yanıma mı oturacak?….. Evet….. Oturdu….. Ellerini kabuğuma yaklaştırıyor….. Sıcak bir titreşim hissediyorum….. Parmakları biraz çekingen, dokunacak galiba….. Sakince bekliyorum….. Dokundu….. Tiz sesi devam ediyor….. Bir şeyler konuşuyor benimle…… Anlamıyorum çünkü normal konuşmasını biraz değiştirdi….. Okşamaya devam ediyor….. Acaba başımı çıkartıp merhaba desem mi?….. Korkutup kaçırmayayım?….. Önce biraz sakinleşsin, başımı çıkartıp bir bakarım gözlerine….. Hop, göz göze geliyoruz….. Gözlerinin içi parlıyor….. Benimle iyice bağ kurup, başıma dokunmak istiyor hissediyorum….. İzin veriyorum….. Bakışıyoruz bir süre….. Nihayet sustu, çok şükür….. Şimdi sessiz bir şekilde tanışıyoruz….. İçinden geçenleri, beyin dalgalarını hissediyorum….. Evet, evet onun buradaki arkadaşı olabilirim….. Yeşil terlikli yogacıyı sevdim…..Bana Toby dedi……

Dostum iki bacaklı ile haftalar içinde iyice kaynaştık. Kaçıp kaçıp yanıma geldiğini anlıyordum. Bazen çok gülüyordu, bazen bir yandan beni okşayarak, bir yandan da ağlıyordu. Onun da nihayet ritmi siyah bacaklılar gibi yavaşlamıştı. Benim yanımdan geçerken, her seferinde “N’aber Toby’cik? Hadi görüşürüz” diyordu. Akşamüstleri eve döndüğünde, yaşadıklarını içinden anlatıyordu bana. Çoğu zaman da öylece duruyorduk birlikte. Ona güvendim. Ve hep çıkarttım başımı. Çünkü biliyordum onun da biz kaplumbağalar ve bir kaç siyah bacaklılar dışında dostu yoktu adada.

Mart ayı içerisindeydik. Mevsim değişiyordu. Yogacının flip drop sesleri yine hızlandı. Stres titreşimi yayıyordu. Birdy’ler kendi gezegenine döneceğini söyledilerse de, onun bana söylemesini bekledim. Günlerce önümden geçip geçip, bir yerlere gidiyordu. Çalışmıyordu eminim. Otel kapanıyordu. Bana hiç vakit ayırmamaya başladı. Telaşlıydı ve sinirliydi. Sürekli telefon ile konuşurken, flip flop, flip flop, flip flop…Beni görmesini istercesine, kafamı kabuğumdan çıkartıp uzun süre bekliyordum. 4 bacağımın üzerine kaldırıp gövdemi ayakta duruyordum. Koşarcasına hızlı adımlarla arkasından yetişmeye çalışıyordum. Yok, görmüyordu beni. Ben ona ne yapmış olabilirdim ki ? Neler oluyordu ?


Gün geldi, bir öğlen uyandığımda gittiler dedi Birdy’ler. İnanmadım. Bütün mahalleyi dolaştım. Evinin önüne gidip, bir ses duymaya çalıştım. Yok…. Gitmiş miydi yeşil ışığım?….. Beni okşamadan, bana bye bye demeden gitmezdi ki….. Bekledim uzun süre kapısının önündeki taşlık alanda…….Tak tak ses çıkarttım HEY BEN GELDİM, TOBY diye…..Flip flop…. Nerdesin?…….

Ve yeşil ışığım geldi….Evet…..Geldi…….Meğer arkadaşları gitmiş, o da gidecekmiş….Hem mutluydu, hem benden ayrılacağı için üzgün olduğunu hissettiriyordu….Sevdi beni uzun uzun….Kucağına almasına izin verip, bacaklarımı havaya bırakarak teslim oldum ona….Kabuğumun altını bile okşadı….Durduk bir süre……Ve birden mucukkkkkk…. öpüverdi beni kabuğumdan. Mucukkkkkkkk……Tekrar öptü….

Veda vakti miydi gerçekten?…..

Gidiyor muydu?……….

Biraz daha kalamaz mıydı ?!………..

3 thoughts on “Canouan günleri – Toby

  1. Özlem çamcı

    Mükemmel bir fabl olmuş ? o diğer 9 kişi ile ne oldu? Sen zaten tek kadınsın orda niye seni el üstünde tutmuyorlar? Acun ne zaman uçağı gönderecekmiş? Orda covit var mıymış? Aslında deli sorular var tabi ? umarım çok rahat dönersin artık Türkiye ye. Ama her sıkıntının ardından doğan güneşin güzelliğini, yada her şerden sonra hayrın mükemmelliğini, en çok da dibe vurmadan suyun yüzüne çıkılamayacağını zilyon kere orada yaşadın. Şimdi artık bu dinginliğin sana kattıklarını yükselebilmiş insanlara altarma zamanın yaklaşıyor. Sevgiyle canım ?

  2. Özlem Kertiş

    Canim Özge sağlicakla gel insallah..Hepimizin güvenlik alanlarimizi sorguladigimiz icimizde ki gerçeğe bakmamız gerektigini hatirlamanin ötesinde yüzümüze tokat gibi çarpan bir dönemden geciyoruz ..Bu zorlu sureçte yaşadığın durumu yine içinde ki ışık ve sevgiyle bize anlattin.Her sabah uyandığımda yada yatmadan Yuvaya Dönüşü heycanla bakiyorum çünkü ışığın ışık veriyor.Seni tanidigim ve birlikte zaman gecirebildim diye sükrediyorum.Ailen ve sevdiklerine en kisa zamanda guvenlikle donecegini biliyor ve meditasyonlarimda görüyorum. Seni öpüyorum sevgiyle sariliyorum???

Comments are closed.