
Karayip adalarındaki yaşamı, duvarlara yazılan şu tek cümle oldukça net açıklıyor.
“ A smooth sea doesn’t build a skillful sailor ”
“ Durgun bir deniz becerikli kaptan yetiştirmez “
Dünyanın bu ucundaki hayata dair 5 aydır deneyimlediklerimi ve paylaşmak istediklerimi günlerdir nasıl yumuşatarak ifade edebilirim diye düşünsem de, okyanus dalgalarının sert etkisinden sanırım kaçış yok.
Çünkü hayat burada çok gerçek. Tüm çıplaklığı ile yaşanan bir gerçek. Burada tatil yapan turistlere geldiği gibi, turkuaz sularda toz pembe bir Karayip masalı değil. İnsanın yüzüne tokat gibi çarpan kıvamda. O nedenle yerlilerin hayatlarında hayal ürünlerine, varsayımlara, zihinsel yorumlara ve zihin oyunlarına yer yok. Hayat burada ne ise o. Onların yaşadıkları hayat, hayatın ta kendisi. Geçmiş ya da gelecek diye bir şey yok. Dalganın gemine çarptığı ve manevranı yapmak zorunda olduğun o an var sadece. Alabora olsan da, yaşadığın sürece gerek yüzerek, gerek tek kürekle yola devam etmek zorunda olduğunun gerçeği var. Tüm cesaretinle, gerekirse aç ve susuz yolculuğu yapmak zorunda olduğun o an var. İyi ya da kötü senaryo diye bir yorumları yok. Güzel ya da çirkin, kolay ya da zor gibi ayırımları hiç yok. Sadece sonsuz bir okyanus var ve dalgalar okyanusu okyanus yapan şey. Onlar okyanustaki yargısız dalgaların her biri. Ve her ne oluyorsa onlar için, “ İşte Hayat ” ve “ Hayat Hayattır ”. NOKTA.
Kendi hayal dünyamızdan bu gerçekliğe uyanmak için bizler ne eğitimler alıyoruz, veriyoruz. Onlar ise bu gerçeklikle yaşıyorlar. Yaşamak zorundalar, çünkü başka seçenekleri yok. An’da olmadıklarında kurtulma şansları yok. “Mindfulness” yani öz farkındalık onlar için öğrenilecek, üzerine konuşulacak ya da pratik edilecek bir şey değil. Küçücük yaşta hayat şartlarıyla bilinçlenmeye başladıklarından, her yetişkin insan, zaten bilinçli farkındalıkta olmak zorunda. Travmalarından kurtulmaya, geçmişlerini temizleyeme, DNA’lerini yeniden kodlamaya falan çalışmıyorlar. Suçladıkları birileri ya da suçladıkları bir okyanus yok, o nedenle affetmeye çalışma gibi bir dertleri de yok. Yetişkin olmak demek, insani her his ile baş edebilecek bilincin gücünde olmak demek. Dalga olduğunu bilmek demek. Bizim ergen dediğimiz yaşlar onlar için insanın yetişkin evresi. Mindfulness genel sağduyuları. Eylemlerinde farkındalıktan uzaklaşan genç kişilere, kendini toparlaması gerektiğini ve zihnini olduğu yerden buraya getirmesini söylüyorlar. Bunu kendi başına yapabileceğini biliyorlar. O nedenle zihnin doğal hali olan meditasyonu pratik edip, hele bir de yetişkinlere yaptırdığımı duyduklarında ise hep çok güldüler. Bizlerin şehir hayatlarında tüm bolluk, tüketim, yarış ve hırs içinde dikkatimizi içeriye toplayıp, kendimizi farketmeye ayıracak vakitlerimiz yok. Onların ise dikkatlerini dağıtacak hiç bir şey yok doğada. Kendi gerçeklerini aramıyorlar. Çünkü en yalın haliyle kendi gerçeklerini yaşıyorlar. Yaşadıkları gerçeği “daha güzel”ine doğru değiştirmeye çalışmıyorlar. “Daha” lara yer yok hayatlarında. İşinde en iyi, sosyal medyada fenomen olmaya çalışmıyorlar. Anlamaya çalışmıyorlar, okyanusu tanıyorlar. Hayali bir kahramanları yok. Kim olduklarını biliyorlar. Onlar Karayip korsanları. Atalardan gelen becerikli birer kaptan. Dümenlerinin başında, kulaklarında dinmeyen müzik ile okyanus yolculuğuda sadece var olan birer kaptan. İsimlerini bile kullanmıyorlar, herkesin bir lakabı var.
Yani “ Life is Life” Hayat işte. Bir yandan dünyanın bu ucunda bir hayatta kalma hikayesi. Yaşam mücadelesi. Uçsuz bucaksız okyanus ile sarmalanmışken, başka bir olasılığı düşünme ya da hayal etme lüksleri yok. Dalgalar tarafından aşağılanmış hissetmeyecek kadar korkusuz, yaşam okyanusundan korkmayan, kendi cennetini içinde yaşatan gerçek birer Survivor her biri. Bizler sadece bu dalgaların içinden bir süredir geçip, başka bir olasılığa gidiyoruz. Biz değil, onlar birer SURVIVOR.
Bu gözlemim neye mi dayanıyor? Adaya ilk geldiğimden beri sadece yerliler ile arkadaşlık ettiğimden, onların yaşamına ayak uydurmaya çalıştığımdan, bolca gözlemleme ve onlardan öğrenme şansım oldu. Yerliler ile içli dışlı olmaya başlamam ne yazık ki daha birinci aydan dışlanmama ve başka bir şey bahane edilerek şikayet edilmeme bile sebep oldu. Bu ayrı bir konu ve detayları burada paylaşmayacağım. Fakat maalesef azınlık olan beyaz ırkın, sahibi olmadığı bu adalarda bile yaptığı ten rengi ayrımcılığı, Karayip korsanlarının bu yüzyılda baş etmeleri gereken kuzeyden gelen bir başka dalga gerçekliği. Kendi gerçeğimde kalıp, ayrımcılığı geri şikayet ettim ve kimsenin kendi deneyimime burnunu sokmaması gerektiğini bildirerek, siyahilerle daha da yakınlaştım. İyi ki de. Çıkarsız niyetimi anladıkları için zamanla iyice aldılar beni içlerine. Yakında ayrılacağım için üzüldüğüm, kısa sürede aile olduk dediğimiz kardeşlerim var şimdi. Onlardan öğreniyorum, sanki yeni baştan büyüyorum.
Karayiplerin en sert dalgası Yoksulluk. Başkent adasında gezerken dışarıdan gördüğünüz fakirlikten öte bir yoksulluk. Derme çatma renkli evlerin önlerinde sokakta duran çöp bacaklı adamların, barakalardan oluşan “bakkal” ların, iki üç ürünlü pazar masalarının arasından derinlere sızan bir yoksulluk. Mağazalar yerine, muz satılan pazar masasının yanına dizilmiş bir kaç kıyafetin üzerine sinen bir yoksulluk. Ev dedikleri 4 duvar içerisinde, salonda sadece bir adet buzdolabı, yatak odasında yerde duran bir döşek, banyo ve çamaşır için bahçede duran “temiz su” bidonuyla yaşanan bir yoksulluk. Bebekler kucağında, okyanusa açılmış kocalarını aylarca bekleyen, ya da başka kadın ve çocuklarla kocalarını paylaşmak zorunda kalan, iş bulamayan kadınların hamur ve muz kızartıp, tavuk oldukça çocuklarını besledikleri yaşamları içinden, yüreklere çarpan yoksulluk dalgası..
Bizim otel gibi otellerde çalışanlar en şanslıları. Sürekli bir iş güvenceleri olduğu için, otelde günde iki kez yemek yiyebildikleri için ve otelin sağladığı evleri kiralayıp yaşayabildikleri için, nüfusun şanslı kesimi. Otel işi için herkes ailesini, çocuklarını bırakıp turistik başka bir adada yaşamaya çok razı. Gün doğumundan önce uyanıp, soğuk su bidonlarından taşıdıkları su ile yıkanıp, çamaşırlarını elde yıkayıp asma seremonileri, kilometrelerce yolu yürümek, geçerse kalabalık bir minibüste yer bulmak derken, tüm çalışanlar günden önce güne başlamaya çok razı. Ne iş yaptıkları önemli değil, iş olması yeter de artar bile. Yorgunluk ve şikayet yerine bolca şükürleri var. Herkesin çocukluk hikayelerinin ortak noktası olan ve çok yakından tanıdıkları yoksulluk dalgası üzerinde sörf yapar gibiler. Birbirlerine oldukça anlayışlı olmalarının bir nedeni de, hepsinin aynı gemide olması. Kimse kimsenin ekmeği ile oynamıyor veya işine göz dikmiyor. Birbirlerine yukarıdan bakmıyorlar, çünkü zor şartlarda herkes birer SURVIVOR. Buna rağmen, bir gün bile dünyayı kurtarmaya çalıştıklarını, politika konuştuklarını, neyin nasıl olması gerektiğine dair kafa patlattıklarını, hakettikleri yaşamı kurguladıklarını görmedim. Acı gerçek ile harmanlanmış derin bir kabulleniş sükunetindeler. Tüm dünyadan uzak, hatta sanki dünyanın unutulmuş bir bölgesinde, hayatta kalmak için verdikleri sessiz, bireysel ve kutsanmış bir direniş onlarınki.
Açlık dalgası da oldukça sert Karayiplerde. Günlerce aç kalmanın ne demek olduğunu çocukluktan biliyorlar. Bir kaç gün yemek yememek ile ölünmeyeceğini biliyorlar. Boğazdan yemek geçmesi çoğu zaman karın doyurmak demek. Boş mideye alışık oldukları için az yemeye de alışıklar. Biraz fazla tavuk buluyorlarsa, hepsini bir anda yemiyorlar, acıkacakları diğer öğüne saklıyorlar. Atıştırdıkları bir kraker veya muz ana öğün yemekleri olabiliyor. İki parça tavuk butu ise büyük nimet. Okyanustan çıkarıp yedikleri büyük midyeler var. Toplamak için iki saat boyunca, bir palet, bir şnorkel ile dalıyorlar. Akşama balık partisi var dedikleri; herkese bir iki parça düşen, kayış kadar sert midye eti. Büyük markete gidip; ekmek, peynir, süt, yumurta, corn flakes hepsini tek seferde almaya pek güçleri yetmiyor. En uygunu tavuk. Şu an bu adada virüs nedeniyle otel kapalı diye, çalışanlara kahvaltı çıkmadığından, siyahilerin kahvaltı etmeden öğle yemeğine kadar sahilde tüm güçleriyle yosun topladıklarını biliyorum. Açlık dalgasıyla yol alıyor Karayip korsanları. Sessiz direnişlerinde bir gün bile “açım, çok acıktım” diye dile getirmeden. Onlara enerji olsun diye hazırlayıp otele götürdüğüm tost ekmeğinden yapılmış sandviçleri 3 parçaya bölerek, diğer çalışan arkadaşlarıyla da paylaşıyorlar. Herkes herkesin halinden anladığı için açgözlü ve bencil değiller.
Okyanusta dalgalar çok büyük. Karşı koyamazsın. Karayip kaptanları atalarından gelen beceriyle, mecbur teslim olmuş akıyorlar su ile. Dümenlerini kırgınlık ve kızgınlık yerine anlayış ve sabretmeye çevirmişler. Yalnızca sevgiyle yol alıyorlar. Yüzde yüz teslimiyet ile. Yüzlerinde kocaman gülümseme ile. Sahip oldukları an’ın sunduğu bolluk içinde.
Şükür içinde. Olduğu gibi.
Dünya virüs ile uğraşıp, millet evde kalma yasaklarını ve yaz gelirken tatile gidemeyeceklerini dert etmişken, bizler bir ay öncesine kadar ülkemize uçamamayı ve sadece tavuk ile beslendiğimizi dert etmişken, dünyanın bu ucundaki gerçek Survivorlar, hayatta hiç bir şeyi, ama hiç bir şeyi “dert” olarak algılamıyorlar. Ölümü bile. Algı yerine, o an içinde, kendi gerçeklerini, “an” ne ise onu yaşıyorlar. Çünkü becerikli bir okyanus kaptanı ve bir SURVIVOR için;
Hayat Hayattır. Ölüm de Ölüm. NOKTA.

Çok güzel deneyimler ve müthiş gözlemler, birde güzel anlatım dilinizle çok keyifli ve bir o kadar gerçek ve hissedilebilir… ?
Özge’ciğim,
Survivor yazın beni çok etkiledi ve deriiiin düşüncelere yönlendirdi.
Harika bir gözlem ve irdeleme…
Özellikle son cümlen; ” Hayat hayattır. Ölüm de Ölüm.
Karayip korsanlarından insanlığın öğreneceği çok şeylerin olduğu gerçeğini hatırlattı bana…
Senin adına ,bu deneyimleri yaşadığın ve ulaştığın bu farkındalık için inan çok mutluyum.
Bu yazın üzerinde daha çook düşünceye ihtiyacım olduğunu hissettim. Ve de yeniden, yeniden okuyup sessizce düşünmek istiyorum.
Seni çok özledim ve hasretle kucaklıyorum.
Sevgiyle ve özlemle…?❤??
Özge kardeşim,şiirsel anlatımlı bir belgesel çekmişsin adeta.Tebrik ediyor,en kısa zamanda ailene kavuşmanı diliyorum.Oğuz Gürbüz Duruk
?