Canouan Günleri – İçimdeki Eril’e Yolculuk

İçimdeki Eril ( Yang ) enerjiye yöneliyorum..

Geçmişten bugünlere gelen canlı anılarımda geziniyorum..

Babacığımı düşünüyorum..

Bugün onu anlatmak istiyorum..

Çünkü bu zor zamanlarda ona ne çok sığınmak istiyorum..

Blog yazılarımı ilk önce okuyanlardan kendisi. Şu an ilk cümleyi okuduğunda bile boğazı düğümlenmeye, gözleri parıldamaya başlamıştır. Çok hassas bir yüreği vardır babamın. Ciddiyeti de belirgindir. Suskunluklarında çok şey gizlidir. Kırılgan yüreğini korumaya aldığı saydam kalkanları vardır. Kapıdan içeriye girmeyi bilirseniz, yumuşacık bir can ile karşılaşırsınız. Bilirseniz diyorum çünkü kendi babamı tanımam, öz keşfime başlamamla derinleşti. Kapıdan içeriye duyarlılıkla girmeyi zamanla öğrendim. Onu hep çok sevdim fakat kendimi kabul etmeyi öğrendikçe, babamı daha da fazla onurlandırmaya başladım seneler içinde. Annem öyle değildir mesela. Yürek kapısı ardına kadar açıktır. Hiç bir koruması yoktur. O yüzden besleyici, şifalandırıcı derin bir denge ve bütünlük vardır ilişkilerinde. Bir yandan da bu iki farklı karakterin günlük çatışmalarının komikliği ve saçmalığı dillere destandır. İkisi de hayatlarını mesleklerinin yanısıra, 20li yaşlardan beri ruhsal yolculuğa adamışlardır.

Benim bu konulara merakım; çocukluğumdan beri evde şahit olduğum ailece yapılan meditasyonlara, dostlarıyla masa başında, saatler süren, felsefe sohbetlerine dayanıyor. Biz çocuklar o akşamlarda, salonda başka şeylerle ilgileniyor gibi yapsak da, sessiz sessiz kulak misafiri olurduk ailelerimize. Bazen babam “haydi çocuklar yatağa, bu kadar size yeter” der, ardımızdan sabahlara kadar sohbete devam ederlerdi. Biz ise müthiş bir merak içinde, bir kaç kelime daha duyarsak, gizemli konuşmaları çözeceğimizden emin, kıkırdaya kıkırdaya, gizli gizli koridorlarda yere yatardık. Her seferinde de yakalanırdık. Yaşam ve ölüm, evrensel birlik kavramlarını bolca duymaya başladığım dönemler. Sabah kalkar kalmaz anneme “ Neler konuştunuz? Anlatsana, anlatsana” diyerek ondan masal gibi dinlemek isterdim. Anlayabileceğim dilde anlatırdı. Bazı geceler evde sandalyeler salonun ortasına dizilir, sırayla bir tiyatro sahnesindeymiş gibi oyunlar oynarlardı. Pek oyun gibi de değildi, ortada bir sorun olduğunu çocuk algısıyla hissederdik. Sonradan söylediler. Meğer, kendi aralarında psikoterapi yaparlarmış. Belki de, bugünün aile dizimi, kişisel meseleler olduğunu bilirdim ama içeriğini hala pek bilmem.

Babam; mesleğinden dolayı gözü kara, güçlü, disiplinli, hayatta tanıdığım en cesur ve en metanetli kişidir. Hayat ile ölüm arasındaki ince ipin farkındadır. Gençliğinden beri göklerde, uçağının kanatlarını kendi kanatları yapmış, gözü ufuk çizgisinden şaşmayan canım babam, an’da olmanın ne kadar özenli dikkat gerektirdiğini hayatı boyunca doğrudan deneyimlemiş biridir. Güleceksiniz ama gençliğinde gerçekten “survivor” eğitimleri almış, acil durumlarda sakin kalmayı pilot kimliği sayesinde öğrenmiştir. Hatta o kadar sakin ve hayata güvenir ki, bir kaç sene önceki Bodrum depremlerinde, biz sokakta yaşarken, o evinden çıkmayan tek kişiydi diyebilirim. Uçtuğu uzun seneler boyunca, ne badireler atlattığını hep anlatmıştır. Motorda çıkan yangınlar, acil iniş kararları, aniden mecburi rota değişiklikleri, bomba ihbarları, arızalar, ekstrem türbülanslar, uçak kaçırılma olayı, neler neler.. Uçuştan geldikten sonra, üzerindeki elektriği attıktan sonra, her seferinde birer çay koyalım deyip, başından geçenleri hikaye gibi sakin sakin anlattığından, bir kısmını da birlikte yaşadığımızdan, belki de korku enerjisi bana hiç geçmedi babamdan.

Gerçekçi yanım babamdan gelir. Doğru değerlendirme yapabilmeyi ondan öğrendim, hala da öğreniyorum. Şaştığımda, içim karıştığında, taraflı algılarımda söyleceği bir iki laf çok değerlidir. Başına buyruk denilebilecek kadar özgür, maceracı, korkusuz tarafımdır babam. Rasyonel tarafım, içimdeki eril enerjimdir.
Hayatta kendi ayaklarımın üzerinde durmayı çok küçük yaşlarda öğrenmeye başladığım dostumdur.

Nasıl mı?

Henüz orta ikiye gittiğim yıllarda, muhtemelen 12 -13 yaşındayım, babam kendi yurtdışı uçuşlarına beni de götürmeye başladı. Annemden ve evden ilk defa ayrılıp, başka bir ülke için kendime bir bavul hazırlamaya başladığım yaşlar. Yakın mesafelerle başladık, ardından yavaş yavaş neredeyse dünyayı gezer olduk birlikte. Seneler sürdü baba – kız gezmelerimiz. Taaa üniversite yıllarına kadar. Küçük gezgin olarak ilk seyahatlerde nereye gideceğimizi, ne zaman gideceğimizi önceden bilirdim. Büyüdükçe babamın süprizleri artmaya başladı. Meğer gizlice annemden okul vaziyetimi, sınavları öğrenirmiş, pasaportumu alıp, tüm işlemleri halledermiş. Akşam yemeğinde ise gelsin sürpriz.. “Hadi kalk, bavulunu hazırla, yarın okula gitmiyorsun, bir haftalığına bilmem nereye uçuyorsun benimle” Heyecanımı hep dorukta tutan babacığım, gönlünde sıra yer olmayan annemi bir şey söylemesin diye nasıl da ayartmayı başarırmış. Tam bir ekip çalışması:) Tabii annemin de “ Ayy dayanamıyorum, yeter, saklayamayacağım daha fazla” diye söylediği şeyler de meşhurdur ailede. Anneanneden gelen dişil hattımızda hala güldüğümüz bir klasiktir.

Onca yıl, o baba – kız yaptığımız seyahatler, bağımızın güçlendiği, harika anılar biriktirdiğimiz zamanlardı. Aslında her yolculuk, küçük gezgin Özge için o zamanlar birer tatil, olgunlaştıkça anlamaya başladığım birer hayat dersiydi.

İlk defa gittiğim ülkelerde, bazen lisanını bile bilmesem, otele yerleşir yerleşmez elime harita verirdi babam. Sağlamcıdır ! Çantama bazen bir kaç boy harita ve broşür koyduğu da olurdu. Bana o şehirde görülecek yerler önerisinde bulunurdu. Harita üzerinde işaretleyip, otelimizin nerede olduğumuzu gösterirdi. “ Al bu haritayı, keşfet bakalım. Ilgini çekerse eğer; şunlar, bunlar görülmeye değerdir. Ben uyuyarak dinleneceğim. Sen de akşam hava kararmadan gel, bana yaptıklarını anlatırsın” derdi. Cebime harçlık koyardı. Tatillerin 1 -2 günü hep böyleydi.

Elimde harita, sudan çıkmış balık gibi sokağa adımımı atardım. Önce bir havayı koklardım. Etrafta neler olduğuna göz gezdirirdim. Hmm.. Sağa mı gitsem ? Sola mı?..

Ertesi günlerde de beraber gezerdik. O odada dinleneceği zaman, ben otelde tek başıma, küçük kadın edasıyla bir yerlerde oturup, belime taktığım Walkman’imden gelen müzikleri dinlerken koskocaman hissederdim. Otel çalışanlarıyla tanışıp, çat pat lisanımla sohbet ederdim. Yaşadığım günü tekrar yaşardım içimde. Son gün ise yine beni kendi başıma istediğim şeyleri yapayım diye bırakırdı. Kedi sensörlerimi açıp, pür dikkat gezdiğimden, son gün çoktan o şehrin kurdu olurdum. Sokakları, kestirme yolları, dükkanları bilirdim. Sonra bir daha gelirim dediğim yerlere giderdim son turlarda. O zamanlar cep telefonu bile yok. Elimde haritalarım, her seferinde yeni bir dünyaya adım atardım otel kapısından çıktıktan sonra. Hem dışarıdaki dünyaya, hem kendi iç dünyama. Saatlerim gözlemlemek ile geçerdi. İnsanları, kültürü, her şeyi anlamaya çalışırdım. Sokaklarda tek başıma, kaybolmanın keyfine vara vara keşfederdim. Hem o şehri, hem de kendimi. Babama anlatacak komik anektodlar biriktirirdim. Bazen de sırf babama anlatayım diye saçma sapan şeyler yapardım. Belki de tepkisini merak ederdim..

Kendimin arkadaşı olmayı hiç sıkılmadan deneyimlerdim o seyahatlerde. Derdimi başka bir ülke vatandaşına anlatabilmeyi, kendimi koruyabilmeyi, farklı iletişim şekillerini öğrenirdim. Kimi zaman yürümekten yorgun biterdim, kimi zaman otelden çok uzaklaşıp yolumu kaybederdim. “ Paramın hepsini şuna harcasam babam kızar mı? ” , “Harcamalı mıyım, yoksa birazını geri götürmeli miyim?” diye ikilemlere çok düştüm. Kendi kararlarımı verirdim mecbur, bazen yanlış, bazen doğru. Ve akşamları bir araya geldiğimizde, öyle ince işlerdi ki bana katacaklarını..Hiç çaktırmadan adeta vizyonumu genişletirdi. Örneğin ben paten alalım diye tuttururken, o bana oranın insanını, tarihini, geleneklerini anlatırdı akşam yemeklerimizde. Ne kadar enteresan şey varsa, neredeyse zorla tadına baktırıp, yeni tatlar keşfetmemi sağlardı. Kabin ekibiyle yapılan gezilerde, uçuş jargonlarını öğrendikçe, kendimi ekipten biri gibi hissederim. Pilotların dile pelesenk olmuş “ yorgunluktan yer ayaklarımın altından kayıyor ” lafını, jetlag olup, kendi bedenimde ilk hissettiğimde, abartıyor sandığım babamı gerçekten anlamış olmanın zaferini yaşamıştım. Babam doğru söylüyordu ! Çünkü yer gerçekten ayaklarımın altından kayıyordu !!

Seneler sonra anladım o seyahatlerde neden ilk günler önce yalnız gezdiğimi. Özge’yi bulmamı istiyordu. Tercihlerimin oluşmasını istiyordu. Kendime güvenmemi, çekingenliğimi ve utangaçlığımı atıp, cesur ve girişken olmamı istiyordu.
Ve her yeni seyahatte, hiç bir şey bilmeden yürüdüğüm o yollarda, iç sesimi dinlemem için bana bolca alan açarak, içten içe büyütüyordu beni.

Özgürlüğün ve sorumluluğun dengesini düşe kalka öğrenmeye başladım. Kimi zaman sorumluluğumu unutup, istemeden onu çok meraklandırdığım olurdu. Bir uçuşumuzda Çin’de aktarma yapacakken, babam uçakta beklesen iyi olur dese de, yolcuların ardından 10dklığına çıkmıştım uçaktan. Sonuç: Sadece Çince tabelaların olduğu hava alanında uzun süre kaybolmuştum. Gate’i bulabildiğimde, babam yolcuları uçağa almış olmasına rağmen, Gate girişine çıkmıştı. Kapı önünde kollarını havaya kaldırmış, kaş göz hareketleriyle beni bekliyor. Aslında NERDESİİN?! diye kızıyor o sırada…:) Pilotun kızı kayıp diye rötara girmişiz meğer !!

Evden uzakta olmaya, uçaklarda oradan oraya gitmeye babam sayesinde çok alışığım. Ülkeler arası mesafeler kısa bizim ailede. Belki de bu yüzden, hiç gözüm arkada kalmadan gittim yurtdışına master bahanesiyle. Master bitince kalıp, kurumsal bir firmada çalışmaya başladım. 20li yaşlarda, başka bir ülkede ilk defa kendi evimi kurup, hiç düşünmeden yaşamaya başlamıştım. Babamın özgür kanatlarını takmıştım sanki. Herşey çok kolay geliyordu. Hatta bazen o kadar kolay geliyordu ki, vizem olmadan İngiltere’den İspanya’ya bile uçmuştum. Pasaport kontrolünden ülkeye vizesiz girdiğimi duyunca panik annem, deliye dönmüştü.. Olay geçmiş bitmiş, evime dönmüşüm. Telefonda babam gülüyor, annem kontrolsüz bir şekilde “Özgeeee, Özgeeeee sen beni öldüreceksin…” diye bağırıyordu hala. Bir taneciğim.. Hiç mi zorluk yaşamadım 5 sene? Tabii ki yaşadım, hem de çok.. Altından kalkamayacağımı hissettiğim zamanlar çok oldu, ama herşey çözülürdü elbet. Zorluklar da sürecin parçası değil miydi? Hayat olumlu, olumsuz deneyimlerin bütünü değil miydi? Çözülürdü de. Çünkü babamın gücü içimdeydi. Yeri geldiğinde de, hayata teslim olmamı, günlerin ne göstereceğine bakmamı söylerdi. Canım çok sıkılırdı o zamanlar. “ Özgeciğim, canın sıkılıyorsa, gönlüne bir pencere aç ve dışarısını izle” derdi telefonun ucundan. Onun öğrettikleri hep benimleydi. Senelerce aileme uzak hiç hissetmedim, dediğim gibi mesafeler hep çok yakındı bize.

40lı yaşlara yaklaşırken oldukça duruldum. Öyle bir duruldum ki, son bir kaç sene bizimkilerin dizi dibinden ayrılmaz oldum. Geçen sene Canouan’a gider misin dediklerinde, ailemden ayrılma fikri hiç hoşuma gitmedi. Çok kararsız kaldım. Uzun süreliğine bir daha asla gitmeyecektim uzaklara. Yetmişti. Bir yandan da özgür ruhum yine bilinmezliğe çekiliyordu. İş deneyimi için heyecanlanıyordum. Akış beni çağırıyordu. 6 aylık sözleşme çok uzun bir zamandı, ancak 3 – 3.5 aylığına gidebilirdim. Hayat işte, 5. ayımız oldu burda kalakaldık. Hayatımda ilk defa bir türlü uçamıyorum ! Babam her zaman ki sabırla benim için hayırlı olan zamanda döneceğime inanıyor. Annem de ben üzülmeyeyim diye çaktırmıyor ama yüreği dağlanıyor, hissediyorum.

2020 ile dünyayı saran virüs nedeniyle yaşananlar hepimiz için çok yabancı bir süreç. Ne çok değişken his içinden geçiyoruz. Yeni düzene, yeni endişelere, yeni tedbirlere, yeni bilgilere, yeni idraklarımıza alışmaya çalışıyoruz. Tüm dünya bir olduk, kayıplarımızla, sevdiklerimize uzaktan yakın kalırken, başka bir çağa geçiş yapar gibiyiz. Tarihteki fiziksel göç zamanları sanki şimdi teknolojik göç olarak çıkıyor karşımıza. Ah babacığım, seninle gezdiğimiz yerler şimdi her günkü haberlerle bambaşka bir gerçeklikte çıkıyor karşıma. Neler oluyor dünyada?!..

Bu döneme denk gelen Canouan yolcuğumda, ilk iki aydan sonra çok zorlanmaya başlayıp, duygusal olarak o kadar yıprandım ki, Özge’yi toparlayıp bir türlü ayağa kaldıramıyorum. Mahsur kaldığımızdan beri dayanma gücüm iyice azaldı. Toparlıyorum derken, çabuk dağılıyorum. Kabullensem de, sabretsem de babasının deli yürek kızı bu aralar günlük olayların üstesinden pek kolaylıkla gelemiyor. Tek bildiğim bir şey var, o da geçecek olması. Hayırlısıyla geçecek.

İçimdeki eril enerjim, ateşim, cesaretim, metanetim. Canım babam. Belki de bu yüzden seni uzun uzun yazma ihtiyacındayım. Son zamanlarda eril gücüme iyice bağlanma ihtiyacındayım. Çünkü içimdeki çocuğun, kırılgan kız çocuğunun sana sığınmaya, seninle şifalanmaya ne çok ihtiyacı var bu aralar.

Hepimiz farklı senaryolar içinde, bize çizilen yollarda, özde bir olarak yol alıyoruz.
Çünkü sonsuz sevgi bağlarımızla hayattayız..

Aramızdaki fiziksel mesafeler, ancak sonsuz sevgimizle yok oluyor..

Babasıyla arasında kırgınlıkları, kızgınlıkları olanları düşünerek yazıyorum. İçinizdeki eril enerjiyi affedebilmenizi diliyorum.

Ve son cümlemi babasını başka boyuta uğurlamış herkesi kapsayarak yazıyorum. İçinizdeki eril enerjinizi bol bol kucakladığınızı hissetmenizi yürekten diliyorum.

1 thought on “Canouan Günleri – İçimdeki Eril’e Yolculuk

  1. Anıl Işın

    Canım Özge’ciğim,
    Ne güzel anlatmışsın. Beni de o günlere götürdün yeniden.
    Sana sabır ve kolaylıklar diliyorum. Sen kendi içinde çok güçlüsün. Zaman zaman umutsuzlukları kolayca atlatacak kadar farkındalığı olan ruhun ile her şeyin üstesinden gelebilecek kadar güçlüsün.
    Bu yaşanan süreci en yararlı şekilde değerlendireceğini biliyor, inanıyor ve sana gübeniyorum.
    Sevgi ve özlemle kucaklıyorum seni.
    ????

Comments are closed.